Yeni toplumsal hareketler bağlamında toplumsal aktörün ve protestonun dönüşüşüne yerel bir örnek: Kuzguncuk Bostanı Hareketi

Künye: Tan Morgül
Yapım / Yayın Tarihi: 2005


GİRİŞ

2000 yılında Kuzguncuk Bostanı’nı yapılaşmaya açma girişimine karşı verilen mücadele, İstanbul’un tarihsel, kültürel ve çevresel değerlerine sahip çıkılmasının yanında, Türkiye “demokrasi” mücadelesi tarihine, küçük de olsa, bir toplumsal hareket deneyimi katkısıdır.

Bu çalışmanın asıl amacı, hareketin aktörlerinin tanıklıkları ve değerlendirmelerine başvurarak, beş sene önceki süreci “Yeni Toplumsal Hareketler” kuramı yardımıyla analizin etmek olacaktır. Çalışmanın merkezinde “tarihsel perspektif ve disiplin” olmamasına rağmen, semtin tarihsel, kültürel ve demografik özelliklerinin de eylemselliğin anlaşılmasında önemli bir yeri olduğunu düşünmekteyim. Bu nedenle çalışmamın başında; akrabalarımın yaşadığı, çocukluğumun yazlık mekânı, sonrasından da bizatihi yaşam alanım olan bu mahallenin tarihine ve kendisine kısa da olsa bir mercek tutmak istedim. Sonuçta, dışarıda bilinen haliyle Kuzguncuk mahallesinin, bizim bildiğimiz haliyle “köyümüz”ün hikâyesi yazıtlardan, seyahatnamelerden veya tarih kitaplarından daha özel/sözel bir mekân ve zamanda vuku bulmuştur: Bu toprakların geçmişinde var olan ve şu anda bazılarımız tarafından özlemle anılan “üç dinin ve kültürün” biraradalığının, yıllarca sözel kültürle gelen anlatısıdır; kuşaktan kuşağa geçen ve geçecek olan. Lakin uzun zamandır bu “güzelleme”nin oldukça önemli bir tarafı eksik. Kuzguncuk’la ilgili yapılan her türlü yazılı veya görsel iletişim çalışmasında, nostaljik göndermelerle 1 anılan, “sanal” bir keyif hallerine malzeme yapılan ve İstanbul’un eski “kenar süsleri” olarak addedilen Osmanlı’nın “reayası”, devamında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan “azınlıklar”, artık bu diyarlarda yaşamıyorlar. Köyümüzde ise onlardan yadigâr kalan ise üç kilise, iki sinagog, iki adet mezarlık ve aile büyüklerimiz tarafında “sitayişle” anlatılan hikâyeleri.

Onlarla beraberken nasıl bir yaşam olduğunu sadece kitaplardan ve anlatılardan biliyoruz. Onlarsız bir hayatın da nasıl olduğunu, hem gözlerimizle görüyor hem de anlatı sahiplerinin kıyaslamalarından dinliyoruz. Tekrar gelirler mi bilinmez ama gelseler bile hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı ortada. Yeni zamanların Türkiyeli hali, geçmişin otantik çeşitliliğini taşıyamayacak kadar yeknesak ve tahammülsüz.

Velhasıl, Kuzguncuk, hali hazırda bile zamanın ve mekânın ötesinde, “ruhi” ikametgâh sahiplerine bazı keyifleri izletmeye aday.

Şair,“İstanbul’un orta yeri sinema” derken, biraz da yaşadığı dönemin İstanbul’una göz ve söz olmak istemiş herhalde. O dönemin İstanbul’unu bilemiyoruz ama günümüz İstanbul’unun coğrafi olarak orta yeri şaşmışken, ne tarafının “sinema” olduğu günlük bir gazetenin kültür sayfasından ibaret kalmış durumda. Lakin çok değil, bundan on altı- on yedi sene önce kapatılan “yazlık sinema”ları sayesinde, Kuzguncuk’un tam da orta yeri sinemaydı. Aslında sinemadan da öte; sünnet şölenleri, tiyatro gösterileri ve daha eskilerde de döneminin sanatçılarını konuk eden mahallenin açık hava tiyatrosuydu adeta. Çekirdek çıtlamaları, komşu muhabbetleri arasında Kuzguncuk’un ve insanlarının üzerinde yaşadıkları dünya ve hayalleri ile kucaklaştığı, göremedikleri, dokunamadıkları yıldızları ile flörtleştikleri bir 2 yaz boyu halk festivaliydi. Sadece film sırasında da değil; semtin sahile dik inen caddesini filmin öncesi ve sonrası yaşanan ritüelleriyle, gece yarılarına kadar süren, kaplayan insan dokusu kilimiyle, bir mahallenin el-cümle “gecelediği” komşuluk resitaliydi.

Artık ne sinema var ne de yaz geceleri Kuzguncuk caddelerini kaplayan insan desenli kilimler, diğer tüm olmayanlarla beraber. İstanbul, son dönem kentleş(eme)mesi, Türkiye’nin kendine has modernleş(eme)mesiyle bizlere bile bu yaşlarda kendimizden sadece on yaş küçüklere anlatacak mahalle masalları ve nostaljileri bırakmış oldu.

Belki de bu yüzden, Kuzguncuklular, bostanlarına önce 1992’de, daha sonra da 2000’de bu kadar inatçı bir şekilde sahip çıktılar. Kendilerini iyiden iyiye umutsuzluğa sevk eden yeni zamanların “tehditkâr görünümü”, bu kadar yakınlarına gelip de, ellerinde kalan son bostanı da almaya kalkınca, gencinden yaşlısına tüm Kuzguncuklu bu girişimin karşısına dikildi. Savundukları ise sadece, beton rengini almaya başlayan İstanbul’un kalan ender yeşil alanı değildi: Bostanları vasıtasıyla, anılarını, kimliklerini, geleceklerini ve umutlarını koruyorlardı.

Özetle, Kuzguncuk Bostanı’nı koruma ve kurtarma hareketi; konu merkezli/ bölgesel bir hareket olarak, toplumun yukarıdan tasarlanmasına yönelik bir itiraz sesidir. Yeni toplumsal hareketlerin dillendirdiği yeni siyasallaşma biçimlerine yönelik “yerel” bir katkıdır. Geleneksel toplumsal hareketler paradigmasında, “protestonun gerçekleşmesinin” yegâne kabulü olan “örgüt” (ve dolayısıyla hiyerarşi) merkezli, homojenleştirilmiş çıkar ve kimliklere bir karşı çıkıştır. Kişisel kimlikleri hareket kimliğine dahil etme 3 kapasitesi, konjonktürel eylemcileri kabulü, esnek örgütsel formu ve çoklu katılımları içerme potansiyeli ile geleneksel sol ve sağ siyaset yapma biçimleri karşısında alternatif bir duruştur. Sonuç olarak, bu yeni siyasallaşma biçimini, geleneksel/ seçkinci siyaset repertuarıyla açıklamakta zorlandığım için, hareketin analizinde “Yeni Toplumsal Hareketler” paradigmasından yararlandım.

Bu vesileyle, hareketin yeniliğine vurgu açısından birkaç noktaya daha değinmekte fayda var. Kuzguncuk bostanı hareketi, aktörlerin yatay olarak biraradalığına imkân veren, birbirinden farklı kişisel biyografileri, kültürel kimlikleri ve siyasal görüşleri içerdiği ölçüde geleneksel paradigmadan ayrışır. Bu çoklu katlıma imkân veren yapı, kişisel kimliklerin birbirleriyle etkileştikleri ölçüde oluşturdukları “kolektif kimlik” vesilesiyle geleneksel paradigmanın taşıyıcısı “temsilci özne”si ile doğallığında ayrışır. Bu kimlik, kerameti kendinden menkul temsiliyet sultasını elinde bulunduran aydınlatıcının hafızasına (knowledge) karşı, sorun sahibi aktörlerin çoklu karşı-hafızaları (counter-knowledge) içerdiği ölçüde, temsiliyet alanının tekçi ve hiyerarşik yapısını bozar. Sonuçta, kendi bilgisi ve projesinin mutlaklığına inanan “temsilci özne” hareketin içerisinde yer bulamaz. Bu dışlama, “eylemcilerin” bu kimliği dışlamasından çok, “kolektif kimliğin” katılımcı ve demokratik yapısının bu tarz seçkinci müdahaleleri sindirememesinden ileri gelmektedir.

Bu çalışma kısaca, Kuzguncuk Bostanı hareketi üzerinden; özneler arası bilinççiliğin, gerilimlerin ve tercihlerin belirlediği karşı çıkışları ve hareket kimliğini üstlenen “protesto”nun, sonuç alıcılığından çok, aktörlerin alt- 4 siyasallaştığı ölçüde gündelik hayatın organizasyonuna katıldıkları ve bu sayede -bir yanıyla da- özgürleştikleri iddiasını taşır.

Tezin tamamı için tıklayınız.

Etiketler

, , , ,

Kategoriler

Akademik Yayın / Kitap / Rapor, Deneyim Aktarımı, Metin, Sosyal Topluluklar ve Ağlar



Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir