Şehir Hasadı

Künye: XXI, Ali Taptık, Aslıhan Demirtaş, Bengi Akbulut, Defne Koryürek
Kaynak: XXI Mimarlık
Kaynak Linki: https://xxi.com.tr/i/sehir-hasadi
Yapım / Yayın Tarihi: 07.03.2016


HE: Yedikule Bostanları’nı kentte üretim yapmak, kentsel müzakerede tasarımın potansiyelleri üzerinden konuşmak istiyoruz. Bunun için bostanın korunması için sürdürülen çalışmalardan ve bu süreçten bahsederek başlayabilir miyiz?
AT: Yedikule Bostanları’na dair güncel tartışma Temmuz 2013’te Yedikule’deki “sur içi bostanları” adını verdiğimiz alana Fatih Belediyesi ve İBB tarafından ortak girişimle bir park ve rekreasyon projesi için kot yükseltmesi yapılmasıyla başladı. Bu noktada yaklaşık 10 bostandaki ürünler moloz tabir edebileceğimiz ölü bir toprakla gömüldü. Daha sonra, Ağustos 2013’te parkın tasarımına dair planlamayı yapan Kutup Planlama şirketinin seçildiği ihale, bir usulsüzlük üzerine iptal oldu. Böylece park projesi durdu. Biz bu dönemde Yedikule Bostanları Koruma Girişimi olarak, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar, Arkeologlar Derneği İstanbul şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası ve akademisyenlerle etkinlikler yapmaya başladık, bu alanın korunmasına dair birtakım yasal başvuruları yaptık. Bahsettiğimiz alan aynı zamanda 5366 numaralı kanunun sınırları içine giriyor. 5366, yenileme alanı olarak belirlenmiş tarihi alanları tanımlıyor. Bu yüzden yapılacak yenileme için Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvurmak gerekiyor. Bostanlar esasen kentsel tarım ya da kültürel peyzaj gibi nitelikleriyle korunması gereken alanlarken, bu kavramların yasada karşılıkları yok. Bu sebeple kuyular, setler, duvarlar, yıkama havuzları gibi küçük yapılar üzerinden tescil başvurusunda bulunmaya çalıştık. Bir kısmı kurulca kabul olup tescillendi, bir kısmı sürüncemede kaldı. Yaklaşık Kasım 2014’e kadar bostanlar arafta kaldı. Bu sırada çeşitli etkinlik ve atölyeler yapmaya devam ettik. Kasım 2014’te alanda tekrar başlayan inşaatı arkeolojik sit alanında arkeologsuz kazı yaptıklarını ihbar ederek durdurduk. Tam o dönemde de İBB Tarihi Yarımada Alan Yönetimi Başkanlığı’yla buranın geleceğine dair masaya oturma şansımız oldu. Onlarla ve İBB Yapı İşleri Daire Başkanlığı’yla yaptığımız görüşmeler sonrasında o ihalenin iptaline karar verildi. Aynı zamanda Fatih Belediyesi’nin, belediye meclisinden geçen bir imar düzenlemesi de vardı alan için. Ancak Kadir Topbaş bunu reddederek meclise iade etti. Buranın geleceğine akademisyenler, tarihçiler, mimarlar ve başka birçok paylaşımın birlikte gerçekleştireceği bir çalıştay sonucunda karar verileceğini söyledi. Tekrar bir araf dönemine girdik.

Geçtiğimiz ocak ayında başlayan sur dışı bostanlarındaki barakaların yıkılmasıyla da yeni bir sürece girmiş olduk. Bu sefer kara surlarının iç tarafından, Fatih Belediyesi’ne bağlı değil, Zeytinburnu Belediyesi’ne bağlı tarafından bahsediyoruz. Burada dünya miras alanını koruma faaliyetlerine çok da uygun olmayacak şekilde tarım yapabilmek için inşa ettikleri küçük yapılar, görsel kirlilik gibi gerekçelerle yıkıldı. Bu süreçte kurulan Bostancılar Derneği, kendilerine yasal statü tanınmasını istediklerini ve koruma uzmanları ve mimarlarla birlikte çalışarak bu barakaların yeniden düzenlenmesine açık olduklarını belirtmelerine rağmen İBB’den neden böyle bir yıkım yapıldığına dair hiçbir açıklama gelmedi. Şu andaki bildiklerimiz de rivayet biçiminde bize ulaşanlar. UNESCO’nun dünya miras alanlarına dair yaptığı toplantılarından biri Temmuz ayında İstanbul’da gerçekleştirilecek. Bu toplantıdan önce bostanların kaldırılarak surların temizlenmesi ve düzenlenmesi gündemde. Bostancılara net bir şekilde tebligat yapılmış değil, ama 21 Mart gibi bir tahliye tarihi önümüzde duruyor.

HE: Tüm bu yıkımlar İstanbul’a UNESCO toplantısı için gelecek olan yabancılara surlarımızı çok iyi koruduğumuzu göstermek için değildir herhalde?
AT: Aynen öyle aslında. Dünya miras alanından, arkeolojik önemi olan bir alandan bahsediyoruz. Sur koruma bandı dediğimiz bölgede 1. sur, 2.sur ve hendek alanındaki bostanlar aslında arkeolojik bir katman ve burada tarım yapılması, belli koruma uzmanlarına göre problemli. Ama olmayacak bir şey değil, çeşitli düzenlemeler yapılırsa ve bostancılar belli konularda hassasiyet gösterirlerse bostanların varlığının surların varlığını zedelemeyeceğini de belirtiyorlar. Şu zamana kadar bu hassasiyet olmadan gidilen yapılaşma, kuyu açma gibi müdahalelerin arkeolojik alana zarar verdiği koruma uzmanları tarafından da dile getiriliyor. Öte taraftan bu çerçevede önemli bir şey daha var. Bu arazilerin çoğu İstanbul Büyükşehir, Fatih ve Zeytinburnu belediyelerine, yani yerel yönetime ait. Araziler yeşil alan olarak gösteriliyor fakat bu arazilerdeki tarım, kira ödenerek yapılmıyor. Bostancılar bu arazilerde işgalci olarak tanımlılar ve ecrimisil ödeyerek tarımsal faaliyetlerine devam ediyorlar. Bostancıların taleplerinden bir tanesi de bu hususta çiftçi kayıt sisteminin geliştirilerek yaptıkları tarımsal faaliyetleri resmileştirecek, resmi kiracı statüsüne geçtiklerini kayıt altına alacak bir çözüme gidilmesi.
HE: Şu anki ekonomik yapılanmanın sürdürülebilir olmadığı, sadece Türkiye’de değil dünya çapında da devam eden bir tartışma. Bu bağlamda kentlere üretim kültürünü yeniden hatırlatma adına Yedikule Bostanları nasıl bir rol üstenebilir?

ali taptık, fotoğraflar: emin akpınar
BA: Yedikule Bostanları, kent içi tarım, tarımsal üretim, gıda üretimi ve bunun özellikle kentliler tarafından tüketilmesini ve örgütlenmesini sağlayabilmek için bir açılım. Kent içi üretim alanlarına bakmak için bir olanak. Salt iktisat perspektifinden bakıldığı zaman bile, üretimin yerelde tüketilmesine dayalı bir yapı sırf maliyetleri kısmak açısından bile mantıklı. Bu maliyetlerin bir kısmı iktisadi; piyasa içerisinde ekonomik olarak bir değeri olan, para verdiğimiz ve o yüzden de ya üreticiye ya tüketiciye yansıyan maliyetler. Bunlar ya aracının üreticiden daha ucuza almaya çalışmasıyla ya da bir şekilde tüketicinin fiyatına yansıtılmasıyla görülebilir maliyetler. Bir de bunun sosyal ve ekolojik maliyetleri var elbette. Mesela bir gıda maddesini buraya çok uzaktan getirmenin ciddi bir ekolojik maliyeti var. Ekolojik maliyetler hiçbir zaman sadece ekolojik maliyetler değildir, her seferinde aynı zamanda da sosyal maliyetlerdir. Şu anda küresel ekonomik sistemin çıkmazda olduğu birçok nokta var. Bu koşullar içinde bostanlar neden yerel alternatif ekonomik örgütlenmenin önünü açabilir? Tam da yerelliğinden ötürü. O yakınsama kendiliğinden bir imkan açıyor, insanlar ait hissediyorlar. Çok uzakta birinin ürettiği bir şeyden değil, bildikleri, tanıdıkları, gözlerinde canlandırabildikleri bir yerde gerçekleşen bir üretimden beslenir hale geliyorlar.

Biz ekonomiyi, piyasayı bir bulut olarak görüyoruz. Piyasa ekonomisi içindeyken tükettiğimiz şeylerin fiyatı ya da niteliği üzerinde hiç kontrolümüz yokmuş gibi, bunlar bize bir biçimde dikte ediliyormuş gibi hissediyoruz. Bahsettiğim aidiyet aynı zamanda bunun üstesinden gelmeye yardımcı olabilir, ki oluyor da. Gıda ait olduğu yerde, burada üretildiğinde, onu ait olunan bir ekonomi olarak görmeye başladığımız zaman o bulut dağılıyor ve üzerine söz söylenebilecek, etik-politik kararların alınabileceği bir şeye dönüşebiliyor. İnsanlar içgüdüsel olarak hepimizin bu kararların bir parçası olduğumuzu ve söz sahibi olmamız gerektiğini görebiliyorlar. Bu bir imkan açıyor. Bu imkanların ne kadarını gördük, gerçeğe çevirebildik o tartışılır; ama mesela DÜRTÜK gibi birtakım girişimler var. Hangi gıdanın ne kadar ve nasıl üretileceği -ekolojik açıdan çok ciddi maliyetleri olan yöntemlerle mi yoksa daha doğayla iç içe yöntemlerle mi üretileceği- toprak tipi ya da iklime uygunluğu önemsenecek mi yoksa talebe göre mi üretim yapılacağı vs… Bu hesaplamayı tamamen piyasa sistemine mi bırakacağız? Bu sisteme alternatif oluşturmak üreticiler ve tüketicilerin yan yana geldiği ve “senin yaşamını devam ettirebilmek için maliyetlerini karşılayan, senin hakkın olan adil fiyat nedir, benim alım gücüm nedir” gibi meselelerin üzerine tartışıp daha adil ve katılımcı bir fiyatlama yapılabildikleri bir mecrayı gerektiriyor. Bu tür mekanizmalar çok zor ve uzun tartışmalı olabilir ama yine de bostanlar gıda ekonomisine dair kararları, gıdayı üreten ve tüketenlerin bir araya gelip verebilme imkanını açıyor. Fiziksel mekandan ve yakınlıktan kaynaklanan, üretici ve tüketicinin yan yana gelebileceği çok daha fazla imkan olduğu ve Marx’ın tabiriyle meta fetişizmini, yani piyasanın yabancılaştırmasını bertaraf edebilme potansiyeline sahip olduğu için Yedikule bir imkan tanımlıyor.

Şu anki ekonomik sistem, adı her neyse, sistem olarak çökmeyecek, öyle görmeyeceğiz. Gerek gıda tüketicisi gerekse üreticisi olarak ondan özerkleşebildiğimiz noktada, zayıflayacak sistem. O zaman alternatifler, tahayyül olarak bile kuvvet kazanmaya başlayacak ve biz daha fazla şey yapmak için kuvvet kazanacağız. Bunu kuramazsak, bostandaki bostancıların direnme kapasitesi de azalacak. Onlara örgütlü, öngörülebilir, doğrudan bir talebi dile getiremediğimizde belediyeye daha az direnebilecekler. Sadece İstanbul’da değil, her yerde bu şekilde düşünmek gerekli. Örneğin Çanakkale’deki ekolojik saldırının altında, oradaki köylü üreticilerin direnebilmesi için kentin onlardan doğrudan aracısız ve adil bir fiyattan ürün satın alacağını bilmesi çok önemli. Her yerde böyle bir şeyin kurulması ideal nokta ama elimizdekiyle başlamamak için de bir neden yok. O yüzden bu süreç, oturup hayal kurarak değil de yaptıkça düşüneceğimiz bir ilerleme gerektiriyor. Sistemin en büyük kuvveti ideolojik: yıkılamayacağını düşündürmesi. Bunun her gün her yerde yıkabileceğine, alternatifler üretilebileceğine dair hegemonik fikri yaygınlaştırmamız lazım.

HE: Bir yandan da kalkınmacı bir yaklaşımla kentsel tarımı bunun tam karşıtı gibi gören ve gösteren yaygın bir bakış açısı var. Engin Ardıç’ın gazetedeki yazısında olan da buydu; “siz gelişmek, kalkınmak istemiyorsunuz, gelişim karşıtısınız” gibi bir argüman ileri sürdü. Bu modernist kalkınma fikri tabi ki de sorunlu ama iletişim kurmak adına bunun karşı argümanları nasıl üretilebilir?
BA: Bence artık kalkınmayı, büyümeyi, gelişmeyi eleştirmek o kadar radikal değil. Uluslararası kalkınma örgütleri Dünya Küçük Çiftçi Yılı ilan etmek gibi işler yaparken bu eleştirinin biraz geride kalmış olduğunu görmek gerek. Şu an küçük çözümlerle sistemi kurtaralım noktasına gelinmiş durumda. İklim değişikliği gibi bir küresel kriz konuşulurken şirketleşmiş gıda üretiminin bunu kötüye götüreceği de ana akımlaşmış bir fikir, radikal bile değil. Bu radikal kavramı yeniden ele almamız gerekiyor. Bu ülkede herhangi bir muhalefeti kalkınma karşıtlığıyla yaftalamak adettendir. Kent bostanlarını savunmayı da çok modernist ve kalkınmacı bir şekilde savunabilirsin, çünkü bu konuda nasıl da batı medeniyetleri seviyesindeyiz diye de paketleyebilirsin aslında. Bu biraz ikircikli bir durum: Eğer bostanları korunmasına kitlesel bir destek istiyorsak belki o şekilde paketlemeyi bile düşünebiliriz. O yüzden bostanlar meselesinde o kalkınma, gelişme meselesinin bir tehdit olmasını görece kolay olarak bertaraf edilebileceğini düşünüyorum. Kent bostanları konusunda karşımızdaki argüman kalkınmacılık olursa elimiz daha kuvvetli, enerji projeleri konusunda kalkınmacılık karşımıza çıktığında karşı argümanı geliştirmekte daha fazla zorlanıyoruz.
DK: Aksine kent bostanları kısmında çok daha yalnızız. Şirketler 20 – 30 yılı hedeflerken, değişimi planlayıp programlayabilecek eğitimler kurgularken biz maalesef, dersimizi çalışmakta çok geç kaldık. Kentin bostanlarının, tarım alanlarının şu zamana kadar konuşulmaması bizim adımıza büyük ayıp. Biz Çekmeceleri, en önemli tarım alanlarımızı kaybettik bile. Bütün bostanlar ölüyor. İTÜ Taşkışla’nın önünde, Perpa’nın karşısında bostan vardı, şimdi yok. Çoktan kaybettik bu mücadeleyi. Elimiz de zayıf ve bu zayıflığın sebebi sadece sistemin vahşiliğinden kaynaklanmıyor. Enerji yatırımları için tepki gösterdiğimizde gelen cevabın şiddetinden biliyoruz ki elimiz daha kuvvetli. Oysa bostanlarda dinlemiyorlar bile; patlasan çatlasan, kendini alıp duvarlara çarpsan yanından geçip gidecekler. O kadar önemsiz faktörsün onların nazarında. Enerji yatırımlarını, ekolojik problemlerini sendikacılık üzerinden konuşuyoruz, kömür tarım ilişkisini yıllardır konuşuyoruz, geri planı var, çok daha kuvvetli, çok daha derin bir tarihi var o mücadelenin. Ama kentin içinde tarım alanlarını konuştuğumuzda anlatmamız kabil değil. Kabul, oradaki barakalar birer gecekondu. Kabul, o plastik sandıklar çirkin duruyorlar, “estetiğe” fevkalade aykırılar. Bostanları turistik değer olarak koruyacak olsak o gecekondular ve plastikler olamaz. Ama bunu değiştirecek dönüştürecek birikime, tecrübeye sahip değiliz. Dersimizi çalışmadığımız için belediye bunu silip atmaya karar verdiği zaman, karşısına koyacağımız şeyler çok sınırlı. Yedikule Bostanları girişiminin iki yıldır sarf ettiği gayret, yarattığı alternatiflerle derinleşmiyor bu bilgi ve tecrübe, çok yüzeyde kalıyor. Çünkü kitlesel geri planı yok, tecrübeleri yok, başka hükümetlerle, başka zaman diliminde tecrübe edilmişliği yok.

Böylesi küçük görünen müdahalelerde o kadar temel bir kötülük var ki… Bostandaki barakayı, plastik sandığı kaldırdığın zaman bostancıyı yok ediyorsun. Bostancıyı yok ettiğin zaman orası bir tarla değil, ayrık otlarının bittiği bakımsız bir yeşillik oluyor. O zaman da zaten on yıllardır olagelen oluyor: Ayrık otlarından oluşan yeri düzenlerim diyen büyüme ekonomisi devreye giriyor. Bu anlamda bizim de mücadelenin çok yanlış bir yerinde olduğumuzu, dersini çalışmamış, kalemi silgisi olmayan çocuklar olarak sınıfta kalmışlığımızı itiraf etmemiz gerekiyor. Bu, mücadeleyi bırakmak için yeterli değil. Hepimizin idrakinin, şuurunun açılması anlamında çok önemli dersler bunlar ve tecrübe böyle böyle birikerek var olacak. Çalışılmamış dersler ikmalde toparlanacak belki, kentsel mücadelelerin bir kısmını kaybederiz, bir kısmını kazanırız ancak kazanmak üzerinden değil, bütün bunların sorumluluğu üzerinden mücadeleye devam etmek gerekiyor.

AD: Burada birbirinin içine girmiş ikilemler var. Kent-tarım, kentli-köylü ikilemleri gibi. Bu ikilemlerin doğruluğunu kabulleniyorum anlamında söylemiyorum. Bu, moderniteyle birlikte oluşmuş “kent budur, tarım da dışındadır” şeklinde altı çizilmiş bir ayrışma ve bu düşüncenin gitgide birbirinden fiziksel olarak da zihinsel olarak da uzaklaşan iki alan yaratmasıyla ilgili. Misal Bilgi Üniversitesi Mimarlık Yüksek Lisans tasarım stüdyosunda bostanları çalışacağımızı söylediğim anda arkadan “Kentte tarım olmaz” diye tepki gösterildiğini hatırlıyorum. Ama şunu da hatırlıyorum: Dönemin sonunda “Ne kadar zengin bir konuymuş, kentte bal gibi de tarım olur; ayrıca bunu söylemek bize kalmaz çünkü kentte tarım zaten varolagelmiş” dendiğini. Bu kemikleşmiş ikilemin karşı argümanını nasıl üretiriz diye kafa yormaya başladığımızda öncelikle bu önyargılardan uzaklaşmak gerekiyor. İstanbul dediğimizde tarihsel olarak içinde tarımı hep barındırmış bir şehirden bahsediyoruz. Tarihimize önem veriyorsak, onu sürdürülebilir kılarız. İstanbul Bostanları hep vardı. Surlar yapıldığı gün zaten orada bostanlar vardı, bunlar belgelerde kayıtlı. Surların kent içi tarafındaki alt mekanları bostancıların malzemelerini koyabilecekleri yer olarak Theodosius’un emriyle onlara verilmişti. Onlar da 24 saat orada oldukları için bunun karşılığında surların bakımından, denetlemesinden ve tamiratından mesuldüler. İşte bu kent-tarım ikiliğiyle konuya yaklaşan bakış, bostancıların barakalarını sur için yıktırtıyor. Taş taş üstüne konmuş bu askeri ve tarihi yapıları “kent”in ve tarihin bir parçası olarak görüyor; yanı başındaki peyzajı, marul, roka, toprak, diye köye ait olarak.

1500 yıldır bir arada var olmuş iki fiziksel öğenin bu tanımla birbirini ters mıknatıslar gibi itmeye başladığını görüyoruz. Surlar tarihsellikleri tescillenmiş yapılar olduklarından dolayı kıdem farkından bostanları itmeye başladı. Çünkü surun korunması gerekiyor; sur yapısal bir kültür varlığı, tarihi var. Halbuki bu kentsel pratiğin, tarımsal emeğin ve bu emek karşılığında çıkan bostan kültürünün de kendi hikayesi ve tarihi var. Bu noktada sur birdenbire yandaşı olan bostanı dışlamaya başlıyor. Kentle köyü ve yapısal, fiziksel üretimlerimizle doğal üretimlerimizi anlayış olarak barıştırabilirsek eskiden beri olduğu gibi bir arada varolabilmeye devam edecekler.

HE: Peki Yedikule Bostanları ikisini birden barındırabilir mi? Burası hem bostan hem de turistik bir yer olabilir mi? Gerek mantıksal gerekse fiziksel olarak bir yandan hala üretimin yapıldığı bir yandan da mekansal olarak tüketimin yapıldığı bir yer haline gelebilir mi?
AD: Ben zaten bu ikilemlerden burada da uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu tartışma sürekli “bostan mı, park mı?”, “sur mu bostan mı?” gibi sorular üzerinden gidiyor. Burası bostan da olur park da olur. Park denilen şey zaten içi doldurulmayı bekleyen boş bir şablon. Park nedir ki? Zihinlerdeki olası senaryoyu gözümde canlandırıyorum: Surları koruyacağız, surları ön plana çıkaracağız, surları görsel kirlilikten arındıracacağız. Barakaları yıktık, bostanları da kaldıracağız. Yerine ne koyacağız? Park. Çimen. Büyük olasılıkla yeşil alan olacak orası. Oysa şu anki haliyle kara surlarının da deniz surların önü de yeşil, ama farklı yeşil. Taş yapı varsa onun önüne peyzaj öğeler koyacaklar çünkü peyzaj zaten üzerine kondurduğumuz yapıları taşımakla mükellef! Bu peyzaj ekilecek, sulanacak, çiçekler büyüyecek ki sur şaşaalı bir şekilde ortaya çıksın. Fakat bu zaten mevcut. Bu suru ortaya çıkaran yemyeşil bir halı zaten var. Üstüne üstlük kendi kendine de bakıyor bu halı. Üretken peyzaj olarak tanımlanan gıda üreten bostanlar zaten var. Yedikule’de en çok mağdur olanlardan bir alıntı yapmak istiyorum. Geçenlerde bir toplantıda Yedikule Bostancılar Derneği Başkanı Cihan Kaplan dedi ki: “Biz müzakere etmeye hazırız. Bizimle gelip konuşsunlar yeter ki desinler ki ‘Bu baraka buraya konmaz, bu baraka bu büyüklükte yapılmaz ama şöyle yapılır, buraya şu şekilde konur.’ Biz bunu yapmaya hazırız. Eğer ki burası bizim bostancılık faaliyetimizin dışında da İstanbullularla, dünyalılarla paylaşılacaksa biz bostanın arasından geçen yürüme yolunu yapmaya, herkesi misafir etmeye, onlara bostancılık dersleri vermeye hazırız.” Tüm bu işlevler bir arada barınabilir. Halihazırda ekili alanların arasından da yürüyoruz ama faaliyeti bozmaksızın onu biraz daha tanımlı hale getirip, burayı bir Disneyland’e dönüştürmeksizin ana işlevini turizm olarak tanımlamaksızın bunların hepsi yapılabilir. Mahallelinin istediği küçük parkçık da olabilir, bebeğini gezdirirken bir bankın üzerine oturup dinlenmek isteyen birinin etrafında tüm bostanlarla sarıldığı bir küçük cepçiğe de yer bulunabilir. Biz bunların çalışmasını yapıyoruz ama burada dengeler o kadar önemli ki. Belediye ile yapılan toplantılarda anlıyoruz ki onların bir aradalık reçetesi hobi bahçeleri. Minicik bir hobi bahçesi koyup buraya gelen toprakla oynasın, domates vs eksin istiyorlar. Biz de diyoruz ki hobi bahçesiyle profesyonel olarak tarım yapma arasında fark var. İlki yapmak mecburiyetinde olmadığın bir pratik çünkü varlığın oradan kazandığın paraya dayanmıyor. Ama senin varlığın oradan kazandığın paraya dayanıyorsa karda, çamurda, her koşulda sen gidip orayı sürüyorsan, oraya bakıyorsan bu hobi değil meslek. Burada o denge çok çok önemli, o nedenle de bazı olasılıksızlıklar var. Hobi bahçesi kesinlikle olmaz; yüzde yirmisi bostan, gerisi park kesinlikle olmaz. Burada dengeler doğru kurulursa zaten var olan yemyeşil, muhteşem, kendi kendine bakan, verdiği suyun karşılığında kendisi ve başkaları için gıda üreten bir peyzajı ve bostancıları korumaktan ve onları bostanlara uğrayacaklara ev sahibi olarak kabullenmekten bahsediyoruz. Burayı görmek, bunun içinde gezmek kimsenin reddedebileceği bir şey değil diye düşünüyorum.
AT: Bostancıların kirası geçtiğimiz senelerde belediye tarafından 10 kat artırıldığında, bir dava açılıyor bu zamma karşı. Gelen bilirkişi raporunda belediyelerin zaten buraları yeşil tutmakla yükümlü olduğu, dolayısıyla işgalin aslında belediyenin yükümlülükleriyle çelişmiyor olduğu belirtiliyor ve bu artırım belediye tarafından geri çekiliyor. Bütün bu bahsettiklerimiz içinde bir de değinilmesi gereken somut olmayan kültürel miras meselesi var. Türkiye’de belli gıdalar, zanaatler ve sportif faaliyetler somut olmayan kültürel miras listesine kabul edilmiş durumda. Bu, UNESCO tarafından belirlenen dünya koruma listesi gibi önem verilen hususlardan bir tanesi. Bu listede yer alan pratiklere devam eden meslek erbaplarının devlet tarafından desteklenmesi de söz konusu ki bu uğraşlar sürdürülebilsin. Kent içinde tarımın, çok daha küçük bir tarımsal arazide üretim yapmanın kendine has, zanaat olarak tabir ettiğimiz özellikleri var. İdeal olan bostancılık pratiğinin somut olmayan kültürel miras olarak kabul edilmesi ve tanımlanması. Bu şekilde surların ve bostanların bir arada olmaları sağlanır, üretim yapanların elleri daha da güçlendirilmiş olur.
BA: İkiliklerden bahsedildi. İkilikleri geçmek ve ikisinin birden olabileceğini vurgulamak çok önemli bir strateji belki ama bundan daha önemli bir ekonomi-politik olduğunu düşünüyorum. Belediye de sadece surları korumak adına yapmıyor bunu. Orayı insansızlaştırmak, insanların gıda üretimiyle bağını kesmek ve orayı çitlemek istiyor. Ondan sonra kim bilir ne yapacak? Aslıhan, Disneylandımsı turizm örneğini verdi ki bu çok önemli bir konu. Zira hakikaten orayı kar edilecek bir alana çevirmek gibi bir saik var. O yüzden buradaki mücadele o ikiliği aşmakla bitmeyecek. Bunu biraz İstanbul’daki kentsel dönüşümün bir parçası olarak ele almak, buradan kim kar ediyor perspektifinden de tartışmak gerekiyor. Konunun muhatabı sadece yerinden edilenler değil; bostanın paydaşları sadece bostancılar değil, hepimiziz. Sadece ikilikleri aşmak gibi birtakım dönüşümler yerine ekonomik ilişkilerin de içine girmek, onları da kurcalamak lazım. Bostancıları yerinden etmekle, hakikaten üretim yaptıkları bir yeri hobi bahçesine çevirmekle bir grup insanı, belki milyonlarcasını değil ama ciddi bir grup insanı direkt üretimden keserek ücretli işçi olarak başka bir yerde çalışmaya zorluyor. Marx’ın ilkel birikimle anlattığı, İngiltere’de yaşananın çok benzeri bir süreç. Bu açılardan tartışırsak bostan mücadelesinin yalnızlaşmasını da engelleriz. Başka kentlerdeki bu tür çitlemelerle de yan yana koyup konuşabilir ve bunun muhalefetini bu şekilde yapabiliriz.
AD: Bunları biz kendi aramızda çok güzel konuşabiliyoruz. Sen benim dediğimi anlıyorsun, ben senin dediğini anlıyorum. Evet, ben marul mirastır dediğimde, Defne’nin anladığını biliyorum. Bostancılar dahi yaptıkları şeyin, mekanın bu kadar tarihsel olduğunu, miras olduğunu yeni öğrendiklerinden bahsettiler. Birkaç yıldır bunların anlatılmasıyla bu bilinç bir şekilde oluşmaya başladı. Şimdi bunun tartışması, konuşması nasıl yapılır? Belki de çok uzundur. Belediyeye, Yedikule semt sakinlerine, çocuğa nasıl anlatırız? Bunun üzerine odaklanacağımıza bir süredir sürekli gerekçelere karşılık verme üzerinden iletişim kuruyoruz. Şimdi yepyeni bir şekilde surların temizlenmesi gerekçesiyle geliyorlar. Bostancıydı, üretimdi gibi konuları konuşabileceğimiz bir merci yok. Bunları iki yıldır anlatmaya çalışıyoruz. Tarihi Yarımada Alan Yönetim Başkanlığı dahil olmak üzere tüm mercilerle aynı dili konuşabiliyor olmamız gerekiyor; bizse anca bir yere kadar anlaşabiliyoruz, sonrasında farklı zeminlerde yürümeye başlıyoruz.
HE: Bu, bence Defne’nin söz ettiği gibi hazırlıksız yakalanmaktan da kaynaklanıyor. Birdenbire kentsel alana müdahale edileceğini öğreniyorsun ve ona karşılık acil bir çözüm bulmaya çalışıyorsun. Dolayısıyla dili aslen belediye kuruyor. Sen de karşısında o dile yanıt verecek dili üretmeye çalışıyorsun. Öte yandan Yedikule’nin durumu da çok özel. Konuştuğumuz şey esasen kamusal alanın özel kullanımda kalmasını sağlamaya çalışmak ki bugünün genelgeçer mimari yaklaşımıyla tamamen zıt bir tavır bu.
DK: İstanbul’daki tarımsal alanların kamusallığa dokunması durdu, hem de çok uzun zaman önce. Balık konusunda bile durmuş olduğunu biz altı yılda ancak ikna ettik ki o da nispeten lokomotif olabilecek küçük bir tüketici grubunu. Bütün İstanbul bugün hala ikna olmuş değil. Balığı avlıyorsun, ben çocukken para falan gerekmezdi, atardın oltanı ve balığını, dev gibi lüferleri tutardın, balıkla bir ilişkin vardı. Dolayısıyla bunu dert edinen bir ekip bizzat İstanbulluya çinekopu, lüferi, Boğaz’ın durumunu, bereketinin yok oluşunu baya muhabbet alanı olarak kurabiliyor. Çünkü balık önündeki sudan çıkıyor, bunun da bir fiyatı var ve bunu izleyebiliyor. Şimdi Yedikule maruluyla ilgili, bunu gösterecek herhangi bir ilişki kurabilir misiniz? Şu anda Yedikule marulundan mahrum değiliz. Ben bir aşçıyım; lokanta işlettiğim yıllarda marul mevsimlikti, henüz 50 yaşında değilim, lokanta işlettiğim zaman da geçmiş yüzyıl değil. Ama marul mevsimlikti ve o marulun mevsimliği artık söz konusu değil, yaz kış marul buluyorsunuz. Öte yandan Yedikule marulu da hala var. Peki bunu tüketiciye nasıl anlatırsınız? İstanbullunun bizzat sebzesinin nereden geldiğiyle ilişkisi yokken Yedikule bostanlarını nasıl anlatırsınız? Bostancının değerini, ihtiyacını, zorunluluğunu nasıl anlatır, onları bu bağın korunması gerektiğine nasıl ikna edersiniz? Edemezsiniz! Bundan dolayı dersimizi çalışmakta çok geciktik diyorum.

Mesela Beylikdüzü tarafında oturanların her gün geçtikleri yol boyunca sağlarında sollarında gördükleri bütün toprak alanları aslen İstanbul’un karnını doyuran topraklar ve sulak alanlar. Bundan beş yıl önce Toscana Vadisi projesi inşa edilirken beni konuşmaya yapmaya davet ettiler, şuursuzluğun had safhası… Öğrendim ki İtalya’dan 40 tır dolusu bitki gelmiş, insanlar o evleri yeşillik üzerinden aldılar. Toscana Vadisi’ne komşu olan tarla da ekmeyi bıraktı. Uzağa gitmeyelim Kemerburgaz’a, Göktürk’e gidelim; sitelerin arasında kocaman öbek öbek araziler var. O arazilerin sahipleri ekmeyi bıraktılar çünkü bir gün birisi gelecek ve site yapmak üzere parasını verip onu ihya edecek diye bekliyorlar. Şimdi siz böyle bir durumda bu bostanın ne kadar önemli bir şey olduğunu İstanbulluya anlatacak durumda değilsiniz. O yüzden diyorum dersimizi çalışmakta, cümlelerimiz telaffuz etmekte çok geciktik.

Evet, bu masanın etrafındayız ama bu masanın etrafında konuşsak ne olacak? Burada her türlü hayali birbirine anlatabilecek insanlar bulabilirsiniz, kimsenin anlamayacağı bir dil kurup aramızda da konuşabiliriz. Önemli olan bu masada konuşulanların ya da üç-beş kişinin bir araya gelip konuşarak ne istemediklerinin dalgalar halinde katman katman bir yerlere ulaşması ve oralarda tartışmalar yaratması. Sistem buna hiç müsait değil, biz bu sistemi kırmak için doğru zamanda değiliz. Buna karşın mesela yeni enerji konusunda bir tartışma çıkıveriyor, ekonomi odaklı, dünyanın gidişatıyla ilgili uygulamaların gerçekten gezegen için doğru olup olmadığını tasarım bölümü öğrencisi de, ekonomi bölümü öğrencisi de, ekolojist de konuşabiliyor ve bu arada bir araba firması da bu anlamda oluşabilecek geleceği gündeme getirebiliyor. Ama tarım söz konusu olduğunda kent, tüketici, marul ilişkisini konuşmak için sebep yok çünkü saat 10’a kadar açık marketin var, marulsuz kalmıyorsun ki. Ve işin ironik yanı, o marulu almak için Yedikule’ye gitmen gereken zaman, emek ve bunun karşılığındaki yekünle marketten aldığın yekün arasındaki ters ilişki. Bu da Yedikule marulunu seçme sebebini ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla bu, insanları ikna etmesi çok zor bir mücadele. O yüzden de zaten soyut kültürel değerler üzerinden bakıyoruz. UNESCO’nun buna dokunulmaması üzerinden tescillemesine uğraşmak, o yüzden kalkıp bir marul bayramı yapmak zorundayız, unutulmasın diye. Biz bunları bırak 50 yılı, 10 yıldır yapıyor olsaydık, bugün dokunulamazdı. Ama dokunulduktan sonra marul bayramı yapmaya başladığımız zaman evet, çok geriden geliyor oluyoruz. Ama altını bir daha çizmek istiyorum tüm bunlar imkansız bir şeyin gayreti değiller; geç olsun ama eksik bırakılmasın.

Kuzey Ormanlarını konuşmaya ilk başladığımızda iki milyon İstanbulluyu hedefleyip 200 kişiyi toplayamadığımız geceler hatırlıyorum köprünün üstünde. Bugün Kuzey Ormanları Savunması başlı başına bir hareket. Gezi’nin arkasında kuzey ormanları savunması var, lüfer kampanyası var; bütün bunların şehri var eden değerler olduğuna ilişkin bambaşka görüşler var. Bugün “şehir sadece rant değildir, sadece ticaret değildir” dediğimizde daha fazla insan duymaya başlayacak. Bundan on yıl sonra daha da çok insan duymaya başlayacak ve o on yıl içinde bir sürü tecrübeden nasıl bir şehirde yaşamak istediğimize ilişkin çok belirleyici noktalara varacağız. Bu anlamda Yedikule Bostanları çok önemli bir pratik sahası ve herkesin gelip konuşuyor olması lazım: sosyoloğu, antropoloğu, ekolojisti, tarım ekonomisti, tarihçisi, mimarı, tasarımcısı, ilkokul öğretmeni. Herkesin gelip bu alanda kendi baktığı taraftan şehri çalışmak için bir sebep bulması, üzerine düşünmesi gerekiyor. Bu konuda en tembel kalanlar kanaatimce çok daha önce bu büyüme sistemini başlatanlar. Şu anda hükümet, hükümetin ekonomi ve tarımla ilgili bakanlıkları, anakent belediyesi, Fatih Belediyesi vs düşünme üretimi anlamında fevkalade gerideler aslına bakarsanız. Çok geçmiş olan bir şeyi ittire ittire buraya uygulamaya çalışıyorlar. Halbuki onlar için de burası muazzam bir fırsat. Önümüzdeki on yılı, yirmi yılı, elli yılı nasıl geçirmek istediğimize ilişkin muhteşem bir muhabbet alanı. Neden burayı tutmak istiyoruz, burası böyle tutulabilir mi, bostancılar bu sorumluluğu alabilirler mi, bu toprak alanı sahiden bostan olarak bu şehre hala hizmet edebilir mi? Evetse, hayırsa nasıl, niye? Neye dönüşmeli? Bütün bunları konuşmak olağanken meselenin böylesine kesilip atılmasına sinirleniyorum.

BA: Defne’nin bahsettiği, market kapının önündeyse ve 10’a kadar açıksa ve bazen marketteki marul daha ucuzsa konusuna dönmek istiyorum. Alternatif bir sistem olarak DÜRTÜK’ten söz edebiliriz; DÜRTÜK bir üretici-tüketici kolektifi. Ben de fikir ve çekirdek ekibinde yer aldım. Herkes tek başına gidip marulu marketten değil de Yedikule Bostanları’ndan alacak olsa maliyeti yüksek çıkabilir ama örgütlü bir şekilde hareket edip her hafta iki kişinin gidip herkese gereken miktarda almasıyla bu iş çözülebilir. Bu şekilde maliyet paylaşımları ve maliyet odaklı değil, başka bir hayat kurmak düşüncesine sahip yapılar üretilebilir. Bu sadece maliyet, üretim, tüketim ilişkilerine değil, aynı zamanda piyasanın bize dikte ettiğinin dışında bir şey yapmanın ve gıda alanına dokunmanın yolu. Oraya gidip bostancılarla konuşmanın, üreticinin tüketiciyi, tüketicinin de üreticiyi görmesinin yolu. Şunu kabul etmek lazım: Kapitalizm dediğimiz şey belli açılardan maliyetleri kısmayı kabul ettirebildiği için işliyor. Biz ne yapsak da endüstriyel sistemle üretilmiş gıda maddesi o maruldan daha ucuz olabilir. Endüstriyel gıda birtakım maliyetleri fiyatına yansıtmıyor olabilir, örneğin toprağa ya da üreticiye verdiği zararı. Bostandaki tarım illa ki daha maliyetli olacak bunu da kabul etmemiz gerek.
DK: O bir dönüşüm süreci ama, bu emeğe ikna olabilmek için az önceki tartışmaların tamamlanmış olması lazım. Öyle bir şey öneriyorsun ki zaten bununla yoğruluyorsun, kafan ve vücudun bunu kabul etmiş durumda. Başka bir yöntem olması lazım diyorsun ama bu on beş milyonluk şehre baktığın zaman gününün en az iki saatini yolda, on ila on iki saatini ekmek kazanmada geçiren ve bu arada da cep telefonunu yenilemesi lazım gelen iki tane çocuğu olan insanların kabus gibi hesabından baktığında bütün bunlara hemen ikna olabilmesini bekleyemeyiz. Evet göğsündeki baskıyı görüyor, hissediyor, itirazı var ve o yüzden sürekli itişip kakışıyor hayatla ama gel gör ki başka bir dünyaya ilişkin zamana dahi sahip değil ve bu tartışmalar hiç onun etrafında yapılmıyor. Bu tartışmaları on yıldır sahici bir şekilde yapıyor olsaydık daha fazla beyaz yakalının ofisleri için küçük kooperatifleri kurmuş olacağını düşünüyorum. Pek çok şirket mensubu her sabah aynı işe gidip, aynı masalarda birbirine bakıp zaten sebzesini, ekmeğini, zeytinyağını getirtebilecek sistemin içinde yaşıyor. Biz bunu Yedikule Bostanları üzerinden tartıştığımız zaman işin kötü yanı bir gol daha yiyoruz. Bu sefer şehri berbat etmeye çalışan bir sisteme karşı bahanesiz, sürekli istemeyiz diyen bir grup olarak lanse ediliyoruz. Ötekinin bunları düşünecek zamanı yokken biz bir kere daha yalnızlaşıyoruz. O yüzden biraz daha ağır bir mücadele oluyor ve hepimizi yaralıyor ama bence çok önemli. Ne kadar çok bunu konuşup tohum takasları yapıyorsak, ne kadar çok okulları toparlayıp öğretmenleriyle bostana getirebiliyorsak, ne kadar eski “nostaljik” bostan fotoğraflarını bir araya getirebiliyorsak, bir iki kelimeyle sosyal medyadan paylaşıyorsak bu konunun biraz daha fazla insanın gündemine girmesini sağlıyoruz demektir. Onun için de çok önemli bir pratik alanı.

Sahiden Yedikule Bostanları’nı biz bostan olarak koruyamayabiliriz. Bunu bilip kabul etmek gerekiyor. Biz dış bostanları kaybedip iç bostanları koruyor olabiliriz, bütün bunları kaybedip sonra yeniden test etmek üzere çalışabiliriz ama süreç bizi nereye götürürse götürsün asıl işimiz, bunu vesile edip masaya daha fazla insanın, ilgilinin oturmasını sağlamak olmalı. Bu tartışma bizim istediğimiz gibi kurulmak zorunda değil illa; kimisi de “O kadar egzozun yanında sebze sahiden taze ve iyi mi ki?” diye açıyor tartışmayı, bunun üzerine semt pazarlarındaki yeşilliği konuşmaya başlıyorsun, çok da iyi oluyor. Ne kadar çok ilgilisi varsa, ne kadar fazla tarafından tutulabiliyorsa bunları mümkün kılmak, üzerine konuşacak insanları masaya oturtmak, Yedikule üzerinden tartışmaya açmak ve kaybettiğimiz vakti, yoğunlaştırılmış kurs şeklinde görerek çalışmak ve yarını bu tecrübelerin üzerine inşa etmek zorundayız.

HE: Gezi’den sonra kentsel meselelerde karşılıklı betonlaşmanın iyice sertleştiğini düşünüyorum ben. Muhalif olanların “hiçbir şey yapılmasın, hiçbir şeye ellenmesin” söylemleri, daha gri alanları da imkansızlaştıracak bir sertlikte. Bir yandan da her şeyin çok sembolik düzeyde konuşulduğunu düşünüyorum. Oradaki yaşamın kendisi değil de göründüğü hali konuşuluyormuş ve konuşuldukça gerçeklikle iyice bağlarını koparıyormuş gibi geliyor.
DK: Terminoloji yeterince derin değil. Yeterince tartışmış olsak, terminolojimiz derinleşir, böyle yüzeysel kalmaz tartışmalar. Ben sertleşme taraftarı değilim. Greenpeace ile yürüttüğümüz balık kampanyasının en güzel tarafı çok dümdüz ve sert olan Greenpeace’i yumuşatmamızdı. Birimizden biri eksik olsaydı, lüfer 25-27 cm olmadı belki ama 20 cm de olmazdı. Her tarafından birilerinin çekiştirmesi gerekiyor. Birileri kalkıyor “Hiçbir şeye dokunulmasın” diyor, diğeri “Bostancılarındır burası” diyor, birileri karşısındakinin elinden balyozu alıyor, başına gelebilecekleri anlayıp. Hepsi çok önemli çünkü bunların her birine muhtacız. Bazılarımız da daha gri görünen alanda, ki bu gri de tamamen sembolik bir kelimedir, daha farklı tarafından işliyoruz meseleleri. Araları doldurmaya, çimento olmaya çalışıyoruz. İyi şeyler bunlar.
AD: Bence Hülya’nın dediği gerçek hayatın değil de sembolik olanın öne çıkması, bizim kendi konuşmalarımızda arada bir olanları da tanımlıyor. Misal Yedikule Koruma Girişimi’nden kimse orda oturmuyor, mahalleli değil. Oraya gidip “Bostanlar korunsun, çünkü bu tarihi kültürel dünya mirası” dediğinde enteresan bir pozisyon yaratıyor, biz oraya UFO gibi iniyoruz çoğu zaman, bostancıları saymazsak. Mahallelinin de “Siz nereden çıktınız?” diye sormuşluğu vardır. Herkes kendi idealizasyonlarıyla birlikte geliyor. Bostancılık yapan -bu geleneksel zanaati, tarihi peyzajı, mekansallığı ve kent pratiğini sürdüregelen bostancı- bir “tarih” yaşamıyor; gerçek bir hayat yaşıyor. Dolayısıyla da işin içinden konuşuyor ve bostanından yol geçmesi gerekiyorsa buna itiraz etmiyor, bunun mümkün olabileceğini de rahatlıkla söylüyor. Bizlerse kimi zaman bu işlere, kendi bağlamlarımızın yarattığı idealizmlerle ve mükemmeliyetçiliklerle bakıyoruz. “Orası bostan alanı ve bostan olarak kalacak, en ufak bir değişim olmayacak!” diyebiliyoruz veya belediye de gelip “Bostanın, toprağın tarihi mi olur, buralar park ola!” diyebiliyor. Gerçekten pratiğin, hayatın içinden gelen ve orada gün be gün roka, marul ekip toplayan, pazı demetleyen birisi bunları rahatlıkla söyleyebiliyor çünkü hayatının içerisinde her daim edilmesi gereken müzakerelerin varolduğunu yaşamın ta kendisinden biliyor.
HE: Mevcut sistemin üretimle tüketim arasındaki bağını kopardığından söz ettik. Bunu dönüştürmek için gelecek hayallerimiz neler olabilir?
BA: Benim o kadar büyük hayallerim yok gerçekten. Çünkü alternatif ekonomi, kapitalizmin alternatifleri konularında o kadar düşünüyoruz ama elimizde, en azından Türkiye özelinde kapitalizmin neden ya da nasıl çalışmadığına dair somut veriler yok. Bir yandan da koşullar her bağlamda o kadar çok şey değişiyor ki hayaller de o bağlama göre sürekli değişiyor. Ama en azından şunu söyleyebilirim herhalde: Kooperatifler, beyaz yakalıların işyerlerinde kurdukları kooperatifler aynı zamanda kentlilerin kendi kendilerini yönetmelerine dayalı özerk alanlar üretebilir, bu hayallerimden biri. Bunu yapabilecek kişiler günde 10 saat çalışıyor olmayacak ki bu kentsel müşterekleri üretmeye vakit ayırabilsinler, sistemleri olan ve zaten mekanın içinde yaşayanların kurduğu, basabilecekleri bir zeminin olduğunu bildikleri bir durum yaratılabilir. O zaman bir alternatif kurmayı en azından konuşabiliriz. DÜRTÜK’ün her mahallede olması, herkesin kent içinde bir üretim yapabilmesi gibi hayaller… Örneğin şimdi bostana gittiğimizde fiyatını soruyoruz, bostancı da bize söylüyor. Belki bu konuda karşılıklı müzakere edebileceğimiz, ekonomiyi başka türlü kurduğumuz bir şey ortaya çıkarılabilir. Bunun somutlarını şu an tanımlayamıyorum ama en azından bunu yılda bir beş kişi değil de bir mahallede her gün insanların oturup tartışacaklarını, hayallerini ve onu nasıl inşa edeceklerini konuşacaklarını hayal ediyorum. En azından buna dair konuşmanın ve örgütlemenin daha yaygın olmasını… Oradan sonra işler daha kolay olacak çünkü.
AT: Çeşitli alanlarda sorun ortaya çıkmadan, önceden savunmaya, sahiplenmeye başlamamız bunun önemli unsurlarından bir tanesi. Kütüphaneleri de düşünebiliriz mesela, her şeyin internetten indirilebildiği bir dönemde kütüphane mekanı tartışmaları geçtiğimiz 10 senedir, dünyanın her tarafında yapılıyorken İstanbul hala bir kent kütüphanesi kursam mı gibi meseleleri konuşuyor. Bir taraftan çok iyi şeyler olmasına rağmen öteki taraftan tartışmada yine geride kalıyoruz. Bu tarz geç kalınmış sorunların belki hep beraber farkına varıp sahiplenmeye başlamamız bu noktada önemli bir adım olacak. Öteki taraftan da Yedikule’ye Temmuz 2013’te ilk gidenlerden biri olarak şunu söyleyebilirim: Tüm bu kutuplaşmış siyası ortamın dışında duran, yerele dair tartışmalarda her iki tarafın da çok sakinleşmesi ve birbirine dönüp konuşması gerekiyor. Konuşmanın yollarını tıkamak için her türlü şey mevcut da olsa, diyalog imkanlarını zorlamakla yükümlüyüz. Bu şehrin güzelliklerinden bir tanesi de belki bütün erken cumhuriyet yatırımlarının Ankara’ya yapılmasıyla, üretimin belli göz ardı edilmiş alanlarının, ellerindeki mekansal potansiyeli iyi değerlendiremeyen bölgelerinin sahiplenilmiş olması. Eminönü, Mercan bölgesindeki tekstil üreticilerinden Karaköy, Şişhane’deki aydınlatma üreticilerine kadar birçok üretim alanından bahsedebiliriz bu anlamda. Tüm bunların İstanbul’a kattığı, 1990’ların sonu 2000’lerin başında turistlerin de etkilendiği şey, yeni zanaatin ve küçük üreticilerin önem kazanmaya başladığı bir zamanda üretici zanaatkar ve tasarımcının buluşabildiği ara yüzün oluşmasıydı. Aynı durum gıda üzerinden de örgütlenebilir. 10 sene önce İstanbul bu denli yoğun olarak medyada da yer bulmuyordu, şimdi daha da görünür bu anlamda. Açılan pek çok restoranın ve şeflerin Yedikule’yi sahiplenmesi, tasarımcıların kalkıp Şişhane’yi sahiplenmesi gibi düşünülebilir. Tartışmaların arasındaki paralellikleri görmek ve ona göre muhabbetleri, tartışmaları kurmak gerekiyor.
DK: Her meseleye biraz daha bütüncül bakmaya başlamamız gereken bir zaman dilimindeyiz. Tıpkı 1 Mayıs’ı da başka türlü çalışıyor olmamız gerektiği gibi. Alana yürümek işin bir tarafı. Öte yandan o gün tatil olduğu için AVM’lere gidilen ve o AVM’lerde çalışanların sendikasız olduğu bir dönemdeyiz. Belki de en sağlam 1 Mayıs etkinliği Cevahir’in önüne gidip herkesin yakasına “sendikalı mısın, değil misin?” yazılı bir etiket yapıştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. Aslında buraya zıplamamız gereken bir zamandayız. İşçi hareketleri, sendika meselesi ve 1 Mayıs’ta kendine ait bir ağırlık varken Yedikule’deki kent ve tarım üzerinden yaptığımız konuşmanın geri planı çok sınırlı ve sığ. Belki de bu bize bir avantaj verir ve yepyeni mücadele biçimleri denememiz için bir alan açar. Ama derinlikli taraftan sığ olana kadar tüm kent meselelerini ciddi anlamda bütüncül değerlendirmek, çözümleri varolan şablonların ötesine taşımak zorundayız. Geldiğimiz nokta, şehrin kendini değil, hiçbir şeyi taşıyamadığı, gezegenin dahi çökme noktasına sürüklediği bir nokta. Daha önce çok daha dengeli bir dağılım vardı: Kentte daha entelektüel, kendine özgü ekonomik faaliyetler, kırsaldaysa bambaşka ekonomik faaliyetler gerçekleşiyordu. Şimdi öyle bir şey yok. Her şey gittikçe tekelleşiyor ve bunun karşısında duran kampanyalarda da tek elden götürme gayreti görülüyor. Öyle yapmamamız; kırılmaları, zıplamaları, çatallanmaları mümkün kılmak, dolayısıyla dönüşümleri yaşatabilmek için mümkün olduğu kadar bütüncül bakmak, masanın etrafına bu bütüncüllüğün bütün renklerini donatarak oturmak zorundayız. Bir toplantıda belki birimiz daha fazla konuşuruz ama ötekilerin de konuşmasını, başkasının derdinin de açılmasını, değişik taraflarından da meseleye bakılmasını olanaklı kılmamız gerekiyor. Günün sonunda ne yaparsak yapalım aynı otobüste olduğumuzun, aynı yarın durağına ilerlediğimizin, kimsenin kimseyi otobüsten atamayacağının bilgisiyle birlikte çözüm bulmaya gayret etmeliyiz. Yedikule’nin gıdayla ilgili oluşu, bu işi daha da kolaylaştıran bir örnek olabilir diye düşünüyorum. Beğenelim ya da beğenmeyelim, Recep’in torunu da Yedikule Bostanları’nın bilgisine muhtaç. Oradaki tarım bilgisi yoksa, benim torunum da onun torunu da hayatta kalamayacak. Bu gerçeklik üzerinden bakıp birbirimizi duyacak, gerekiyorsa kavgamızı da yapacak ama oradan çıkıp ayrıldığımızda üzerine düşünecek düzenleri kurmamız gerekiyor. İstanbul’un şu zamanında, lüfer de Yedikule marulu da meselelere bir daha bakmak için olağanüstü bir şans. İyi kullanmamız gerekiyor. Eğer burada dersimize yoğunlaşıp çalışmayacak olursak yarınımız çok daha sefil olacak.
AD: Ben kısa vadeli hayallerden bahsedeceğim. Kısa vade hedeflerinden biri bostancılarla ilgili. Az önce bahsettiğimiz somut olmayan miras ya da kent pratiği tartışması içinde, Yedikule Bostanları’nın DNA’sını elinde tutanlar, bostancılar. Bostancı olmadığı zaman o peyzaj var olamıyor. Dolayısıyla bostancılığın bir meslek olarak kabul edilmesi, odalaşabilmesi ve sosyal güvencesi olması hayallerden biri. Bununla birlikte bostanların da bir kültürel peyzaj, somut olmayan bir kültür mirası olarak kabul edilmesi ve bunların tescillenmesi, surlarla birlikte bütüncül bir şekilde ele alınması hayalim. Ayrıca DÜRTÜK’lerden daha çok olması. Ben 18 sene kapitalizmin başkenti New York’ta oturdum. Ama etrafımda birbirine “hangi DÜRTÜK’e üyesin?” diye soran insanlar vardı! Çiftçi pazarlarının veya CSA’lerin (Community Supported Agriculture – Topluluk Destekli Tarım) dışında çok nadiren, mecbur kaldığımız zaman marketten alışveriş yapardık. Çünkü haftada dört gün, şehrin göbeğinde yerel çiftçi pazarları kurulurdu. Bunların İstanbul’da da olmasını hayal ediyorum. Yedikule’nin tüm bunları başlatmak için çok güzel bir jeneratör olabileceğini düşünüyorum. Fiziksel olarak tam yeri çünkü bostanlar orada, üretimi yapılıyor ve DÜRTÜK’ten, Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’a, rokasını oradan alan şeflere dek çok fazla bağlantısı olmaya başlayan bir kentsel mekan, tarihsel değil de bu kez güncel olarak düşünürsek. Bostandan mutfağa, bostancıdan doğrudan İstanbulluya gibi hedeflerle kendi küçük pazarlarını üretmesini olanaklı görüyorum.

Mesela belediyedeki toplantılardan birinde belediye, park olarak yarattıkları alanlara bakamadıklarından, yapmaları altı ay sürse de beş yıl sonra dökülmeye başladığından söyledi. O nedenle Yedikule Bostanlarının bir vakit bostancıların kurduğu bir kooperatif olarak çalışabileceğini düşündük. Olabileceği söylendi ama devamındaki süreçte başka kırılmalar oldu, o noktaya gelinemedi. Kooperatifleşmek çok tartışılan bir konu bu anlamda.

BA: Ama o zaman ortaya çıkan bir başka risk var. Belediye bu alanı toptan birine verecekse bu, belediye ihaleye çıkacak demek oluyor. O zaman bir sürü başka şirket de girecek ihaleye ve sonuçta belli bir mali kanunla yükümlü olduğu için bu ihale sistemi, en düşük fiyatı veren özel şirket alacak. İhaleyi bostancılar kooperatifinin alacağının garantisi yok. O yasal meseleler biraz çetrefilli.
AD: Bostancılığın meslek olarak kabulüyle çok güzel bir süreç başlayabilir. Bostancılık meslek olarak kabul edilir ve bostanlar, bostan ve kültürel miras olarak da tescil edilirse, ardından burası nasıl yaşayacak konusuna da gelinir. Tarih dediğimiz 1500 senedir varolan bostana bakarken aslen bir sürekliliğe bakıyoruz. Bostan süregelmiş olduğu için ona tarih diyoruz ve korunması gereken bir şey olarak görüyoruz. Bu aslında şu da demek: Bu pratiğin ve peyzajın önünde bir şey durmadığı zaman en az bir 1500 yıl daha yaşayabilir. İlk ortaya çıkışından 3000 sene sonrasından bugüne baktığımızda bizim durduğumuz yer “geçmiş” olacak. Biz hep geçmişe yönelik koruma refleksleriyle bakıyoruz ama süregelmiş bir şeyin aynı zamanda süregidecek de olduğunu düşünmek gerekiyor. Bostancıların meseleye bakışı da böyle, bostanı idame ettirmek için ne gerekiyorsa yapacaklarını söylüyorlar. O esneklik içerisinde olabilmek gerektiğini düşünüyorum. Geçmişi muhafaza etmek, ona gelecek zemini yaratmakla oluyor ancak.
DK: Masanın etrafında oturduğun zaman zaten oluyor. Belediye başkanı, sen, ben oturduk, civardaki apartmanlardan biri oturdu, uzakta bir yerin ilkokul öğretmeni oturdu… Bu tartışma ancak bu şekilde ortaya çıkar. Başkan “Bu mezbelelik, böyle olmaz, burayı düzeltmen gerekiyor” dediğinde bostancının dönüp soracağı şey “Neresi göster abi, ben düzelteyim” olacaktır. Arkasından uzaktan gelen öğretmen, “Buraya çocukları getirsek de bir ders yapsak” der, öteki taraftan da belki hemen köşesinde oturan sitedeki kadın da “İyi de ben tarlanın yanına oturmak istemiyorum. Bu iyi bir şey değil, şehir bu mudur?” sorusunu açar, bunu konuşuruz. Aynı fikirde olmamız gerekmiyor. Çözümler konusunda uzlaşana kadar kafamızın kırılacağı, sesimizin çok yükseleceği aşikar. Şehrimizle ilgili ne istediğimizi konuşmadığımız da ortada. Sadece sürekli bir itiraz etme durumundayız çünkü masada konuşma da olmuyor. Bunların oluşması gerekiyor küçüklü büyüklü. O olacak olsa zaten estetik ilişkide de ortak bir noktaya varabileceğiz. Gelecekle ilgili arzularımız da, çözümlerimiz de uzlaşma üzerinden kurulacak. Çok daha sakin bir yaşam ihtimalimiz olacak. Kavga içinde, itiş kakış içinde olmayacağız. Yedikule çok önemli bir ders hepimiz için, bu derse çok sıkı çalışmamız gerekiyor.

Etiketler

, , , , ,

Kategoriler

Deneyim Aktarımı, Röportaj / Haber, Sürdürülebilir Yaşam ve Permakültür



Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir